Sağlık

Çağımızın Ruhsal Bunalımları

Hepimiz telefonumuzdan uzak kaldığımızda biraz rahatladığımızı hissetmişizdir. Peki, bir süre sonra içimizde oluşan, koşa koşa telefona gitme isteği nereden geliyor?

Diyelim ki bunu aştık ve artık telefonsuz kalmaktan korkmuyoruz. Bu defa da ‘gündem oburluğu’ dediğimiz geri kalma, hayatı kaçırma korkusu sarıyor içimizi. Peki, neden böyle?

Belki de bu yazıya ünlü düşünürün Kız Kulesi hakkındaki o sözüyle başlamak gerekiyor: “Psikopat bir babanın korkunç bir fikirle ürettiği eseri, nasıl olur da günümüzün güzellik, sevimlilik abidesine dönüşür?”

Evet, çünkü anlamlar değişir, manalar değişir, hayatlar değişir, karakterler değişir. Her şey değişir. Bugünün faydalı icadı, yarının tehlikesi olabildiği gibi, yarının faydalı addedilecek buluşu, bugünün zararlı etiketiyle nam salmış bir gelişme olabilir.

 

BU BOŞLUK DA NE?

İşe şuradan başlamak lazım: Güzel bir işiniz var, güzel para kazanıyorsunuz, güzel çevreniz var. Sizin için her şey çok güzel. Mühendissiniz veya yönetici, fark etmez. Bir gün en keyifli anınızda içinde bulunduğunuz ortama yabancılaşıyorsunuz. Karşınızdaki kişiye yumruk atasınız geliyor ama atmıyorsunuz. Kendinizi bir boşlukta hissediyorsunuz. Bir anlığına oluşan büyük bir boşluk… Bu boşluk ne?

Reklamcı veya pazarlamacısınız, plazada veya ofiste çalışıyorsunuz. Her şey yolunda… Hayattan çok keyif alıyorsunuz. Bütün bunlara rağmen bir gün balkondan aşağı atlama hissi doğuyor içinizde. Tabii ki atlamıyorsunuz. Çünkü her şey yolunda… Peki, neden bu boşluk oluştu içinizde? Nomofobi bunu oluşturmaya yeter mi?

Ortalama bir iş sahibisiniz ama paranız size yetiyor. Hayatınız yetiyor. Aileniz ve çevreniz size yetiyor. Etkinlikleriniz yetiyor. Her şey yetiyor ama yine içinizde hiçbir şeyin yetemediği bir boşluk oluşuyor. O boşluğun ağırlığı ayaklarınıza çöküyor. Kaldıramıyorsunuz. Ertesi gün hiçbir şey yokmuş gibi devam ediyorsunuz. Başka bir gün, başka bir yerde bu boşluğun tekrar oluşmasından korkuyorsunuz, kimseye anlatamıyorsunuz. Fomo rahatsızlığının ederi bu mudur?

Ne olursanız olun, dünyadaki yedi milyar insandan birisiniz ve bir kişinin ağırlığını bedeniniz taşıyamıyor. Yarım kişi olmak istiyorsunuz. Veya tam sandığınız bir kişi. Tam sandığınız kişi de yarım kişi olmak istiyor. Gözlerinizin altı şişiyor ama o şişkinlik bir boşluk şişkinliği. Tam olarak tarif edemediğiniz, hırs, aşk, eziklik veya benzeri açıklanamaz bir duygu alnınızdan göğsünüze, oradan da midenize çöküyor, sindirim sisteminizi bozuyor. Sonuçta insan hayatının, evren karşısında veya yaptığınız şeylerin ömrünüz karşısında ne kadar sonuçsuz olduğunu görüyorsunuz. Bu koca hikâyeniz, ufak bir boşluk tarafından yutuluyor. O koca boşluk da sizle birlikte bir kelimenin içine hapsoluyor: Bunalım.

350 MİLYON DEPRESYON

Dünyada 350 milyon kişi depresyonda. Türkiye’de ise bu rakam 4 milyon. Kıtalara baktığımızda en az depresyon oranı yüksek nüfusuna rağmen Afrika. Afrika’da depresyon oranının azlığının sebebini ezici koşulların ve açlığın normalleşmesi mi demeliyiz yoksa o topraklardaki psikiyatri alanındaki azlık mı demeliyiz, bilemedik. Ama zirvede ise Hindistan, Endonezya, Tayland, Malezya, Singapur, Bali gibi tatile gitmesi şahane olan yerler, yani Pasifik var.

Peki, olayı hiç beklemediğiniz bir yere bağlasak? Mesela cep telefonu? Yapılan araştırmalara göre cep telefonunu sık kullanmak ciddi bir depresyon belirtisi. İnsanlar sevilip sevilmediklerini gelen arama ve mesajlara göre değerlendiriyor.

Bir dakika, bu işte bir sorun var. Çünkü yapılan araştırmalara göre Türkiye telefonla konuşma konusunda Avrupa birincisi. Mesajlaşmada da öyle. Mesela her cuma günü, birbirimize 962 milyon mesaj gönderiyoruz. Bu rakam bayramlarda üç milyara kadar çıkıyor. Telefon abonesi sayısı ise 72 milyon. Yani yeni doğan bebekler hariç herkeste telefon var.

Avrupa birinciliğimiz şöyle dursun, kitap okuma konusunda da Avrupa sonuncusuyuz.

Bir veriyi anlamak için duymak yeterlidir fakat idrak etmek için bir başka veriyle birlikte değerlendirmek gerekir. Mesela Türkiye’de her bin kişinin bininde de telefon varken her bin kişiden yalnızca kırkı kitap okuyor.

Türkiye’de bir psikiyatra yedi yüz yirmi üç hasta düşüyor. Son on yılda antidepresan kullananların sayısı da yüzde yetmiş dokuz arttı.

Modern sorunlarla modern insanın cebelleştiğini söylemek için araştırma yapmamıza gerek yok. Fakat yapılan araştırmalara göre modern sorunlarla en çok da gençler karşılaşıyor. Örneğin ülkemizde gençlerin yüzde altmış sekizi nomofobi. No mobile fobia olarak açıklanan nomofobi, telefondan mahrum kalma korkusudur.

Bir diğer can alıcı bir konu da fomo, yani gündemden uzak kalma korkusu.

Yeniçağ, yeni bunalımlar getiriyor ve bu bunalımlar, ancak gençlerin temayülüne göre evrilecek, düzelecek.

 

Peki, sizce bütün bunların bir çözümü var mı? Bu zeki gençlik, bunlarla başa çıkmayı bilemez mi?

Bilir.

Bu tablonun çözümü için uzmanlar bol bol toprakla uğraşmayı, yeşille iç içe olmayı, sinyalleri kapatıp hisleri açmak gerektiğini söylüyor. Çevresiyle sosyalleşen, konuşan, üreten zihinler böyle rahatsızlıkların ağına düşmüyor.

Yine insanlar bir şey ürettiklerinde kendilerine güvenleri ve özsaygıları artar. Bu da                           dolaylı olarak insanı endişelerden uzaklaştırır.

BU KONUYA ÖZÇEKİM NE DİYOR?

Özçekim, düzenli okuma yapmanın, dünyaya damga vurmuş kişilerden ilham almanın, her bireyin, hayatı boyunca en azından kendisi için, mümkünse çevresi için bir şeyler üretmesi gerektiğinin önemini vurgular.

Depresyon ve benzerleri hayatın tadını kaçırmaya çalışır, buna kanmamak ve yaşamın keyfine odaklanmak tamamen sizin elinizdedir.

Buna da Göz At

Close
Close