Özçekim'le Heredot Cevdet Saati: Hasan Kaçan Röportajı | Özçekim
6. SayıFilm - Dizi

Özçekim’le Heredot Cevdet Saati: Hasan Kaçan Röportajı


Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

1957 yılında Kayseri’nin İncesu kazasında dünyaya gelmişim. Rahmetli babam erkek berberiydi, annem ev hanımı. 5-6 yaşların da İstanbul’a geldik. İlkokul, ortaokul, lise ve akademi hayatımı İstanbul da sürdürdüm. Çocuk yaşlarda merak saldığım çizginin, karikatür olduğunu öğrendim. Daha sonra bu karikatürleri yayınlamak üzere dönemin Gırgır dergisine götürdüm. Amatör olarak başladığım Gırgır dersindeki çizgi hayatım iki yıl sonra profesyonel bir iş ve sanat yaşantısına dönüştü. 15 yılı aşkın süren Gırgır maceramdan sonra Hıbır isimli mizah dergisini çıkarmakla devam etti. Hıbır dergisinden sonra Ustura isimli mizah dergisini yine bir grup arkadaşımızla beraber çıkardım. Daha sonra Yeni Şafak gazetesinde yazıp çizmeye başladım. Ömer Lütfü Mete, Osman Sınav, Raci Şaşmaz, Bahadır Özyener gibi kıymetli isimlerle tanışmam benim sinema ve televizyon dünyasına gitmeme vesile oldu. Böylece yazıp çizerek, senaryo yazarak, bir taraftan öğrenerek sonra da hiç hesapta yokken oyunculuğa bulaşarak bu macerayı devam ettirdim. Ekmek teknesi ile başladığım bu mecra da daha sonra Halil İbrahim Sofrası, Kurtla Vadisinin yapım ortaklığı, Gönül Hırsızı, Ya Nasip Ya Kısmet, Yalaza gibi birçok sevilen projeye imza attık. Hala senaryo yazarı ve oyuncu olarak sanat hayatımız sürdürüyorum.

Pek çok meziyetiniz var. Mesela biz sizi oyuncu olarak tanıyoruz ama bir nesil sizi karikatürist olarak biliyor. Peki, siz bugün kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Ben daha çok kendimi mizah üreticisi olarak tanımlıyorum. Son dönemler de yazdıklarıma, çizdiklerime bakacak olursanız senarist olarak adlandırabilirsiniz ama bir taraftan da oyunculuğumuz var ama kendimi tanıtırken de söylediğim gibi 30 yıla yakın bir karikatürcülük hayatım söz konusu. Dolayısı ile benim kendimi nasıl tanımladığım değil, okuyanlar, izleyenler, takip edenler tarafından nasıl algılandığımız söz konusu. Bu demek ki zamana ve zemine göre değişkenlik gösteren bir şey. Bir sanatçı hassasiyeti ile bir şeyler üretmeye çalıştık. Bunun adı bir dönem karikatür oldu, bir dönem mizah yazısı oldu, bir dönem senaryo oldu, bir dönem de oyunculuk oldu.

 

Ekmek Teknesi ve sonrasında devam eden Herodot Cevdet Saati… Neden bu kadar sevildi Herodot Cevdet? Bunun alametifarikası size göre nerede saklı?

Herodot Cevdet, Ekmek Teknesi dizisinde ortaya çıkmış olan bir karakter ve bizim geleneksel anlatı sanatımıza çok yakın. Bugünki temsilcisi diyebileceğimiz bir televizyon sinema karakteri. Herodot Cevdet; kimi zaman bir hikâye, kimi zaman basit bir masal, kimi zaman büyük bir savaşı anlatan ama bunu anlatırken genellikle içerisinde bir ironiyi barındıran, latifeyi, espriyi barındıran bir karakter. Ben bu karakterin bir karma karakter olduğunu söyleyebilirim çünkü çocukluğumdan bugüne kadar etrafımda görmüş olduğum, şahit olduğum anlatıcıların hepsinin bir toplamıdır diyebilirim. Herodot Cevdet’in ben sadece bugüne değil, benden sonra geleceğe de kalabilecek klasik bir karakter olduğunu düşünüyorum.

 

 

Herodot Cevdet ismi nasıl doğdu?

Herodot Cevdet ismi senaryoyu beraber yazdığımız ve projenin içinde hep beraber olduğum Raci Şaşmaz, Bahadır Özdener’den geldi. Biri Herodot dedi biri Cevdet dedi dolayısı ile Herodot Cevdet ismi ortaya çıkmış oldu.

Peki, anlatmayı en sevdiğiniz hikâye hangisiydi?

Benim Herodot Cevdet’te anlatmayı en sevdiğim ya da daha sonradan izlediğim de çok hoşlandığım hikâyelerden bir tanesi Çanakkale Destanıdır. Merhum Mehmet Akif’in Çanakkale şiirini okumaya gayret etmiştim ama sonradan izlerken çok etkilendim. Bir de ‘Anne’ hikâyesi vardır oda benim en sevdiğim hikâyelerden birisidir. Onun yanı sıra tabi birçok eğlenceli komik Kara Murat gibi İstanbul’un Fethi gibi Ulubatlı Hasan gibi anlatmaktan hoşlandığım aynı zamanda da çok eğlendiğim hikâyeler vardır.

 

Bugün Türk halkının genel olarak sanata ilgisini nasıl buluyorsunuz?

Bugün Türk halkının sanatla olan ilgisi, sadece popülerlikle ölçülebiliyor. Yani popüler olan sanat dallarına ister istemez bir yatkınlık söz konusu. Şiirden edebiyattan bahsettiğimizde, her ne kadar belli isimlerin kitapları çok fazla sayıda insana ulaşıyormuş gibi görünse de, özellikle de şiirin, hikâyenin, romanın hayatımızdan biraz uzaklaştığını ya da en azından eskisi kadar olmadığını görüyorum. Bu sadece bize ait bir şey de değil; bütün dünyada söz konusu. Şu anda biz bir sanat dönemi, bir sanat çağı yaşamıyoruz. Bu yaşadığımız çağ, ‘yüksek teknoloji çağı.” Kimi çağlar, yüksek sanat çağı oluyor, kimisi icatlar, kimisi de böyle teknolojinin hayatımıza hâkim olduğu bir zaman dilimi olarak karşımıza çıkıyor. Benim tespitim, biz şu anda yüksek teknoloji çağını yaşıyoruz, teknolojiye biraz esir olmuş vaziyetteyiz, daha doğrusu o bizim teslim almış durumda. O olmadan hiçbir şey yapamıyoruz, hayatımızın en büyük eksikliği teknolojiymiş gibi görüyoruz.

 

“Yen nesil” ile aranız nasıl? Hem yeni nesil teknoloji hem de yeni nesil gençler…

Benim özellikle teknolojiyle aram çok iyi. Yeni icatlara çok meraklı bir yapım var. Biraz da o yüzden, ne derler; sermayeyi kediye yüklüyorum, diyebilirim bu yeni icatlarla alakalı harcamalarımdan dolayı. Açıkçası sosyal medyayı özellikle Twitter’ı etkin kullanıyorum ve genç kardeşlerle bir şekilde oradan irtibat kuruyorum, irtibatı oradan sürdürüyoruz. Birçok elektronik alet ya da akıllı cihazların ithalatçısından daha çok bu konuda bilgi sahibiyim diyebilirim. Örneğin 3 ya da 4 yıl önce mobil cihazların tamamen çerçevesiz olması gerektiğini ve 4 yıl önceki tasarımların çok geri olduğunu, tüketicinin bu konuda yanıltıldığını hep düşündüm ve bunu dillendirdim. Aradan belli bir zaman geçti ve artık cihazlar çerçevesiz olarak üretilmeye başlandı. Tabii, bu benim bir becerim değil. Rıdvan’ın dediği gibi, “Pozisyona bakıp gol olur.” diyor ya, ben de olması gereken şeyi görüp söylemişimdir. Tabii, tasarım denen hadiseye de çok fazla ilgili olduğum için, okulda da Grafik Tasarım okuduğum için bu benim aynı zamanda özel bir merakım da oldu.

 

El almak, usta-çırak, öğrenci-hoca… Buna benzer ilişkilerin sizin hayatınızda ne derece yeri oldu?

Gırgır dergisinde ben ustam Oğuz Aral’dan el aldım. Benim gibi bir sürü genç arkadaş Oğuz Abi’den bu mesleği öğrendi. Biz onun çıraklığını yaptık. Kimi zaman azarlandık, kimi zaman ufak da olsa haşlandık ama bunun hep faydasını gördük. Ben de mesleğimin ilerleyen dönemlerinde genç kardeşlerimizle bir arada olmayı, onları yetiştirmeyi, bildiklerimi öğretmeyi kendime şiar edindim. Halen de elimden geldiğince genç kardeşlerimle birlikte sinema, televizyon alanında yazmaya, çizmeye ve canlandırmaya gayret ediyorum. Onlarla beraber bir şeyler üretmeye çalışıyorum, onların tecrübesini, deneyimini arttırmaya gayret ediyorum.

 

Bilmediğimiz başka ilgi alanlarınız da var mı? Hasan Kaçan daha başka nelere ilgi duyuyor, zamanını nasıl geçiyor?

Sinema, televizyon, mizah benim mesleğim aynı zamanda olduğu gibi ilgi alanım. Onun dışında da ilgi alanlarım var. Artık yaşım gereği hiç yapamıyorum ama futbol benim çok özel bir merakımdı. Uzun yıllar mesleğimin yanında futbolculuk, kalecilik yaptım. Birbiriyle hiç benzemeyen şeylerdi bunlar ama çok sevdiğim için aşağı yukarı 45 yaşına kadar aktif olarak amatör futbolculuğu bir şekilde sürdürdüm. Onun dışında elektroniğe çok meraklıyım. Yeni çıkan icatlar, hayatımıza giren her yeni şey benim ilgi alanım içinde. Son dönemde de mobil cihazlara bir merakım var. Çok kurcalayıp, çok bozmuşumdur. Bu konuda da iddialıyım denilebilir.

Deneyim sizin için neyi ifade ediyor?

Tecrübe olmadan yapılan şeyler eksik şeyler oluyor ister istemez. Tecrübesiz hayat olmaz ama biz evlatlarımıza tecrübeyi fazla görüyoruz.  Bir şeyi deneyerek, bozarak, dökerek, yanılarak, yanılmayarak o şeyi çözebilme şansını vermiyoruz. “Aman evladım onu yapma, aman evladım bunu yapma” diyerek gençlerimizi kilitlememek gerekir. Bu kadar el bebek gül bebek yetiştirdiğimiz gençlerimiz, hayata bir hayat tecrübesi olmadan başlıyorlar. Mesela tayyare değimiz alet: Kim bilir bunu yapmak için kaç kişi uğraşmıştır! Kaç kişi kafasının, gözünün üstüne çakılmıştır! Kaç kişi hayatını kaybetmiştir! En sonunda uçağı bulan Wright Kardeşler olmuştur. Ama ondan önce belki yüzlerce deneyen oldu bunu. Bizim kültürümüzde de uçmayı deneyen insanlar olmadı mı Lagâri olsun Hazarfen olsun… Dolayısıyla biz bırakın havada uçmayı, gençlerimize en azından fikir olarak uçma hürriyetini tanıyalım.

 

Son olarak gençlere neler söylemek istersiniz?

Bugünün gençlerine eğer naçizane bir teklifim olacaksa o da bir deyim vardır. “Başımıza icat çıkarma” diye. Ben onun tam tersini söyleyeceğim: “Başımıza icat çıkarın.” Kim bilir belki ilk yapmaya çalıştığınız başarılı olmayacak, ikincisi başarılı olacak ama bir yerden sonra mutlaka başarılı olacaktır. Mutlaka hayal kurmayı ve tırnak içerisinde “başımıza icat çıkarmayı” öğrenmelerini tavsiye ediyorum. Özellikle de başkalarının hayallerinin peşinden koşmak yerine kendi hayallerini üretmelerini tavsiye ediyorum. Bu her şey olabilir: Sanat, edebiyat, teknoloji, siyaset olabilir. Hayatın her alanında bir şekilde mutlaka ilerlemek ve çalışmak gerekiyor. Bıkmamak, korkmamak, kendi kendine engel vurmamak ama ne yaptığını da bilmek. Şu cümleyi asla unutmamak gerek. Benim hayatımı en çok etkileyen cümlelerden biridir. “Yaptığım işin, kime ne faydası var?” Bu şiardan yola çıkılırsa mutlaka ben başarılı olunacağına inanıyorum.

Daha Fazla Göster

Buna da Göz At

Close
Close