5. SayıKültür - Sanat

Türk Einstein’ı Oktay Sinanoğlu’ndan Gençlere Tavsiyeler

 

*Bu yazı, Özçekim dergisi 5. sayısında yayımlanmıştır. 

“Akla ne işle uğraşacağını gönül öğretir. Gönül gelişmezse akıl kötülüklerle uğraşır.
Onun için düsturumuz Bilim+Gönül’dür.”

Elinde İtalya’dan kalma antika siyah bir bavulla çıktı Sıhhiye’deki evlerinden.
Ceketinin yakasında Atatürk rozeti, içindeyse annesinin diktiği beş liralık bir altın vardı.
“Ne olur ne olmaz yanında bulunsun…”
Yola koyuldu sap sarı saçlı, gözlüklü, dahi çocuk. Hiç bilmediği bir diyara, Amerika’ya, Mizzuri Üniversitesi’ne doğru… Henüz 18’indeydi ama yaşından epey küçük görünüyordu.
Gidiyordu.
Bir gün aklı da yüreği de daha da güçlü bir “Oktay Sinanoğlu” olarak geri dönmek için gidiyordu…

 

Oktay Sinanoğlu’nun hayatı İtalya’nın Bari şehrinde, 25 Şubat 1935’de başladı. İtalya, başkonsolos olan babasının o günlerdeki görev yeriydi. Gurbet çok sürmedi. II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla 1939’da ailesiyle memlekete döndü. Türkiye’ye geldiğinde biraz İtalyanca biraz da Fransızca biliyor ama bir kelime dahi Türkçe bilmiyordu. Ancak gün gelecek hayatı bir Türkçe savunucusu olarak geçecekti.

Çok geçmeden hayatı derin bir acıyla sarsıldı. Henüz 6 yaşındayken babasını kaybetmişti. Ölüm, 6 yaşındaki bir çocuğa nasıl anlatılabilirdi ki! Bu yüzden Oktay’a babasının İtalya’ya göreve gittiği söylendi. Birkaç yıl boyunca buna inanarak babasına mektuplar yazdı durdu küçük Oktay. Annesi ve halası da sözüm ona bu mektupları postaneye gidip gönderiyordu. Cevap gelmemesine de oradaki savaşı bahane ediyorlardı. Bir gün mahallenin çocukları onla alay edip “senin baban öldü” diyene kadar da bu oyun sürdü. En nihayetinde annesi ve kız kardeşi Esin ile baş başa kalmıştı ve bundan sonra onları zorlu bir hayat bekliyordu.

Başarılı ve Haylaz Çocuk

Annesi yazarlık ve çeviri yaparak evini geçindirmeye ve çocuklarını okutmaya başladı. Bunu da çok iyi başardı. Ankara’da burslu olarak TED Kolejine giren Oktay, çok başarılı bir öğrenciydi. Zekâsı çok geçmeden öğretmenleri tarafından da fark edildi.

“1. sınıftayken sayıları öğrendim. Mesela bir sayfa 2 yazacaksın. Aa 2’yi ters yazmışım derken yazmayı öğrendim. Derken o senenin sonuna doğru bir öğretmen geldi beni sınıftan ödünç alarak 5. sınıfa götürdü. Tahtaya aritmetik bir şey yazmış, bana sordu. Ben de tahtada çözdüm. Sonra sınıftakilere döndü dedi ki 1. sınıftan bu çocuk yapıyor siz ahmaklar bir şey yapamıyorsunuz…”

İlkokulda Erdal diye haylaz bir çocukla arkadaşlık ediyordu. Erdal yalnız haylaz, Oktay ise haylaz ama başarılıydı. Gel gelelim Oktay’ın başarılı oluşundan pek de haberi yoktu. Ona soru veriyorlardı o da sadece çözüyordu. Erdal ile Oktay oyun oynamanın yanında birlikte gazete çıkarmaya, kitap yazmaya da kalkıyorlardı. Hatta bir keresinde bir roman yazmayı dahi denediler.

“Erdal benim Sanço Pançom gibi.  3. sınıfta roman yazmaya karar verdik ikimiz. Türkçe öğretmenine götürdük okudu. Dedi ki ‘Roman 40 yaşından sonra yazılır. Bir sürü tecrüben olur da ancak öyle. Bu yaşta yazılır mı?’ Öğretmen bir kova su döktü, bıraktık.”

 

“Sen De El-âlemin Çocuğu Gibi Oyun Oynasana”

Oktay çok kitap okuyor, kütüphaneden çıkmıyordu. Yazma yeteneği de o yaşta belliydi. Nitekim annesi ve babası da yazar insanlardı.  Edebiyata yönelmesi beklenirken 7. sınıfa geldiğinde tanıştığı fizik ve kimya dersleri onu adeta büyüledi.  Bir sürü soru işareti çaktı kafasında. Bu göktaşı neden mavi? Fotoğraflar kâğıdı nasıl çıkıyor? Sirke neden böyle kokuyor? Çok geçmeden evin holünü nerdeyse bir laboratuvara çevirdi. Deneyler yapıyor, deneyleri için kitap arıyor hatta Türkçe kitaplar yetmeyince çat pat İngilizcesiyle yabancı kitaplara yöneliyordu. Nerden bilsin okuduğu kitabın Oxford’ta okutulduğunu…

“Gidiyorum kalın bir İngilizce kitabı alıyorum. Sonraları öğrendim ki meğer Oxford Üniversitesi’nin sonunda okutulan inorganik kimya kitabıymış. Ben ne bileyim… Geliyorum onu karıştırıyorum. Sonra gidip deneyler yapıyorum. Evde güm, pat, çat bir şeyler oluyor. Mahalle ayağa kalkıyor…”

Kafasına takılan her soruyu deneyler yaparak anlamaya çalışıyor ve çözmeden o işi bırakmıyordu. Hatta bir keresinde fotoğraf kâğıdı yapmaya ve üzerine resim basmaya karar verdi. Kitaplarda hiçbir şey bulamadı. Mal hesapları yaptı, miktarları tespit etti, karıştırdı, üzerine biri negatif koydu: “Resmi gördüm ancak resim eriyip gitti. “Hay Allah!” derken tuttu Amerika’daki Kodak şirketine mektup yazdı. Meğer püf noktası bir sırmış. Yılmadı denemeye devam etti sonunda da fotoğrafı basmayı başardı. Bunlarla uğraşırken laboratuvarda 10-12 saat geçirdiği oluyordu. Bir gün annesi dayanamayıp odaya başın uzattı “Yahu sen de elalemin çocuğu gibi oyun oynasana, kız kovala filan” diye serzenişte bulundu. Ona git çalış demedikleri gibi git oyna diyorlardı.

Lisenin sonlarına doğru artık ondan bir karar vermesi istendi. Kimi “Baban gibi hariciyeci ol”  diyordu. Kimi doktor, kimi yazar… Herkes bir şey söylüyordu.  Söylüyordu ancak o  kararını çoktan vermiş 20 yıllık planını kafasında hazırlamıştı. Ancak onun 20 yıllık planı 10 yılda gerçekleşecekti…

Amerika’yla Savaşmak için Amerika’ya Gitti

TED Koleji’nin birincilikle bitirdi ve yurt dışına gönderilmek üzere seçilen öğrencilerden biri oldu. Ancak Oktay buna hiç memnun olmadı. Daha o yaşta müthiş bir vatan-millet sevdası hakimdi içinde ve o nefret ettiği Amerika’ya asla gitmek istemiyordu.  Ancak bir tanıdıkları şu sözüyle onun fikrini değiştirdi: “Sen oraya git de, döndüğünde ne istersen onu yaparsın.”  Oktay’ın aklına yatmıştı, oraya gidecek ve eğitimini en iyi şekilde tamamlayacaktı. Nitekim annesinin de onu tek başına okutması çok zordu. Sonra bir gün geri dönecek ve öğrendikleriyle o çok sevdiği vatanına hizmet edecekti. Oktay bu hayalinden son nefesine kadar asla vazgeçmedi.

“Baktım, Türk bayrağı ve Atatürk karşımda; cam çerçeveli olduğu için bayrağın üstünde kendi yansımamı gördüm. İçimden yemin ettim dedim ki ‘Gideceğim ve kısmetse orada söz sahibi olacağım. Ondan sonra gelip o namussuzlarla burada uğraşacağım’ O zaman anlamıştım ki burada kalırsam Amerika’nın kölesi olurum. Oraya gidersem Amerika’nın efendisi olur buraya gelip onlarla daha rahat mücadele ederim ve işte bizi böylece gönderdiler.”

Amerika’daki İlk Sınavda Kaç Aldı?

Oktay elinde İtalya’dan kalma antika siyah bavul, yakasında Atatürk rozeti ve cebinde annesinin diktiğini beş kuruşluk altın ile yola çıktı. Üniversiteye ulaştığında ilk iş bir sınav yapacaklardı. Uçak yolculuğundan dolayıp kulakları hala oluyordu. “Sen yeni geldin bu sınava giremezsin” dediler. “Yok gireceğim” dedi. Soruları önüne aldı sorular İngilizceydi. Oysa o, Türkçe okumuştu ancak çoğu formüldü ve hepsini anlamıştı. “Ben bunları biliyorum” dedi içinden. Herkesten evvel de şakır şukur çözdü. İlk sınavından da 100 aldı. Tüm hocalar ilk şokların yaşamıştı. Bu sarı saçlı, küçük Türk çocuğu ummadıkları bir de dehaya sahipti.

Geçmeden okulda parmakla gösterilir oldu. Zekâsıyla olduğu kadar görüntüsü ile dikkat çekiyordu. Amerikalı çocuklar zıpır kıyafetler giyerken o kolej de alıştığı gibi takım elbisesini giyip geliyordu okula. Neredeyse bütün sınavlarından tam puan alıyor, ortalamayı yükselttiği için öğrenciler onun aldığı dersleri almaya korkuyordu. En büyük tutkusu kimyada ise direk üçüncü, dördüncü sınıf derslerinden başlatılmıştı. Ancak bu üniversite onu tatmin etmedi. Kütüphaneye girip kitapları karıştırdı; fizikte, kimyada en çok Nobel ödülü almış hocalar nerede diye baktı. Cevap, California Üniversitesi oldu ve çok geçmeden oraya geçiş yaptı.

Dünyanın En Genç Profesörü

California Üniversitesi kimya mühendisliğini birincilikle bitirdi. Ardından Yüksek Kimya Mühendisi oldu. Yine California Üniversitesi’nde Kuramsal Kimya doktorasını tamamladı. Amerika’da Atom Enerjisi merkezinde araştırmalar yaptı, araştırmaları uluslararası dergilerde yayınlandı. Pek çok üniversiteden teklifler almaya başladı. Yale Üniversitesi’nde yardımcı Profesör olarak çalıştı. 1961’de ise “Atom ve Moleküllerin Çok Elektronu Kuramı” ile profesörlüğe adım attı.  Temel fizik kanunlarından başlayarak çeşitli maddelerin kimyasal ve fiziksel özelliklerini bulmak için gerekli olan ve 50 yıldır çözülemeyen bir matematik kuramını bilim dünyasına kazandırdı. Böylece profesörlüğe yükseldi… Henüz 26 yaşındaydı ve bu ona dünyanın en genç profesörü ünvanlını kazandırdı. Son 300 yılın en genç profesörü oldu. Yale Üniversitesi’ndeki profesörken bunun yanında Harvard Üniversitesi’nde de yeni kuantum kimyası ve fiziği üzerine dersler verdi.  Öğrencilerinden bile çok daha küçüktü.

Burada Türkçe Konuşmak Yasak

Tüm bu başarılarının yanında içinde bitmek bilmeyen bir arzuyla Türkiye’ye dönmeyi istiyordu. Çok geçmeden Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde Danışman Profesör oldu ve Amerika ve Türkiye arasında mekik dokumaya başladı bir dönem başladı. Ancak ünü dünyaya yayılmış bu muhteşem bilim insanı Türkiye’deki bilim çevrelerinde fikirleriyle oldukça yadırganacaktı. Onun gibi birinin batıya hayran olması, hâlihazırda çok iyi konuştuğu yabancı dili herkes için zorunlu görmesi, Türkiye’ye tepeden bakan bir tavırda olması gerekiyordu ancak o daha Türkiye’ye ilk adımı attığı andan itibaren eğitim dilinin Türkçe olmasını gerektiğini savundu.

“Yıllar sonra ilk kez Türkiye’de bir konuşma yapacaktım ‘orada kalmış şivesi bozulmuş’ demesinler diye ödüm patlıyordu.  Ön sırada pek çok siyasetçi ve makam sahibi insan oturuyordu. Tanıttılar, kalktık, Türkçe anlatmaya başladık. Ön sıradakiler mosmor oldu. Kalktı biri yanıma geldi, kulağıma eğildi ‘burada Türkçe yasak İngilizce anlat’ dedi. Yok dedim buraya Türkçe konuşmaya geldik. Ben kendi ülkemde, kendi dilimde konuşmaya hasret içindeyim…”

O, Türkiye’nin
Dünya, Onun Peşinde

Oktay Sinanoğlu Bir yandan da Amerika’daki bilimsel çalışmalarını sürdürüyor, Yale Üniversitesi’nde DNA üzerine çalışıyordu. DNA molekülünün yapısının neden çift sarmal olduğunu ve bunu bir arada tutan kuvvetlerin ne oldu üzerine yaptığı çalışmasıyla Moleküler Biyolojinin kurucuları arasına katıldı.  Miami Yüksek Enerji Fiziği üzerine çalışırken orada Kuramsal Bilimler Merkezi’nin kurucularından oldu. Dünyanın pek çok yerinde, birçok bilimsel konuşma yaptı, dersler verdi. O farkında olmasa da kitapları dilden dile çevriliyor, farklı ülkelerde de ismi tanınıyordu.

Ancak her zaman olduğu gibi aklı hep Türkiye’deydi.  İlk önce Türkiye’de bir uluslararası bilimsel yaz okulu düzenledi. Nicem Kimyası üzerine gerçekleşen yaz okulunda dünyanın dört bir yanından bilimcileri bir araya getirmişti. Ardından bu defa Yüksek Enerji Fiziği üzerine 2.’si,  sonra da Atom Fiziği üzerine 3.’sü geldi. TÜBİTAK bilim ödülünü alan ilk kişi oldu. ODTÜ’de Kuramsal Kimya bölümünü kurdu. Hatta Türkiye’den seçtiği 3 zeki öğrenciye yurt dışı bursu vererek Amerika’da yanında eğitti.  Eğitimin ardından onları Türk üniversitelerine yerleştirdi ve öğrenciler yetiştirmelerini istedi.  Ancak onların bir kısmı ODTÜ’de siyasal atmosferin etkisiyle yanlış yollara sapacaktı.

Japonca ile Türkçe Ortaklığı

Gün geldi Oktay Sinanoğlu’nun yolu Asya ülkelerine düştü. Türki cumhuriyetlerden başlayarak Japonya’ya uzanan bu serüvende onun için yeni bir dönem başlayacaktı.  Özellikle Japonya ziyareti esnasında gördükleri ve Japon kültüründe öğrendiği şeyler yeni araştırmalarına ilham verdi. Sinanoğlu bilimsel konuşmalar yapmak üzere Japonya’ya davet edilmişti. Bir hafta geçmemişti ki “Batıda medeniyeti yokmuş asıl medeniyet burada” dedi. Japonca’nın Türkçe‘ye olan benzerliği ise onu hayrete düşürüyordu.

“Japonca’yı biraz öğreneyim dedim.  Bana bir öğrenci buldular, onunla birlikte Japonca öğrenmeye başladım. Hayretle gördüm ki Japonca Türkçe’ye çok benziyor. Bir hafta sonra çocuğu gönderdim kendim çalışmaya ve incelemeye başladım. Gözlemlediklerimi, yaptığım konuşmalarda da anlattım. İpek Yolu’nun iki ucunun birbirine benzerliğinden söz ettim.”

Oktay Sinanoğlu’na göre dilinde bir matematiği var. Özellikle de Ural Altay dillerinin…
Örneğin Japonca’da Türkçe’de olduğu gibi takılar var. Türk ve diğer Ural Altay dillerinde ses uyumu var. Türkçe Kyoto’nun Japonca Kyoto’no. Türkçe -imiş Japon Caymaz. Türkçe gitmişti Japonca 2 maçta Türkçe nedir ki Japonca nokta benzerlik yalnız birçok Münferit sözcükte değil sistematik olarak yapıda.

Japonlar Sinanoğlu’nun fikirlerinden çok etkilendiler. Öncesinde Türkiye’den haberleri yoktu, tek bildikleri batıdan gelen iftiralar ve yalanlardı. Bunları bizim halkımıza duymalı deyip büyük bir kültür Sarayı’nda halka açık konuşma yaptırdılar. Japon gazetelerinde Profesör Sinanoğlu İpek Yolu’nun iki ucu Türkiye ve Japonya yazılı ilanlar çıktı. Yalnızca dil değildi benzer olan, kültürler arasında da Sinanoğlu pek çok benzerlik görüyordu. Çok geçmeden Türk Dışişleri Sinanoğlu’nun Japonya özel elçi tayin etti Artık Türk Japon ilişkileri için resmi bir sıfata sahipti.

Türkiye’de Yok Sayılmak

Oktay Sinanoğlu bir süre sonra tamamen Türkiye’ye döndü ve Yıldız Teknik Üniversitesi’nde hayallerini gerçekleştirmek üzere tüm bilgi ve birikimi ile yeni nesillere faydalı olmaya başlamıştı. Ancak onun başta anadilde eğitim fikri olmak üzere vatansever duruşu bazı çevrelerce hoş karşılanmıyor, bu yüzden de yok sayılmaya çalışılıyordu…

“Ben de zannediyorum ki ben bunlar için fırsatım. Öyle konular var ki dünyada herkes gelmiş Yale’de de benden öğrenmiş; Rusya’sından, Doğu bloğundan, Avrupa’sından… Ben(Türkiye’de)  ayaklarına gelmişim, yeni bir şey öğrenin, yapın. Yok. Yepyeni şeyleri, dünyada ilk defa anlatıyorum, dışarıda herkesin benden öğrenmek istediği şeyleri Türkiye’de hem de Türkçe anlatıyorum. Asıl ilgili olması gerekenler gelmiyor. Bu nasıl işledir! Dedik. Yavaş yavaş fark ediyorum, aldırmıyorum ama tatsız. İlkel, kafasız bırakılmış, kimliği kaybettirilmiş ülkelerde böyle olur. Ne eğitim ne araştırma var. Her şeyin göstermeliği…”

Bye Bye Türkçe

Sinanoğlu geri kalan ömrünü Türkçe bilinci oluşturmaya adadı.  Çünkü o muhteşem bir bilim insanı olarak bilimin ancak anadilde anlaşılıp anlatabileceğin biliyordu. Sadece bu kadar da değil ona göre Türkçe matematiği olan benzerliğiyle gerçek bir bilim diliydi ve bugün kelime türetmeye müsait olmayan yapısıyla İngilizce yetersiz kalıyordu. “Türkçe’yi kaybedersek Türkiye’yi kaybederiz” diyen Sinanoğlu bize Türkçe’yi Bye Bye Türkçe kitabında adeta yeniden öğretti.

Türk Einstein’ından Gençlere Tavsiyeler

Türkiye’de adet haline gelmiş göstermelik işlerden kaçının.
Temel gayeleriniz ufak çıkarların ötesinde kendinizin dışında, bu ülke, bu Ulus, Türk dünyası, Avrasya, insanlık için olsun. Yüksek hedefiniz için çalışın.
Maddiyat ve maneviyatı dengeleyin. Formülü Bilim+ Gönül’dür. Bu iki kanadın biri eksik olursa ne kendinize, ne ulusumuza, ne de insanlığa hayrın dokunur.
Dış ülkelerden, onların yerli kuyruklarından medet ummayın. Gayeleri bize yardımcı olmak değil Türk adını tarihten silmektir. Dünyanın neresinde olursanız olun kimliğinizi, Türk dilini, Türk tarih bilincini, binlerce yıllık gelenek ve inançlarınızı kaybetmeyin. Dış ülkelerde ne kadar kimliğinizi kurarsanız yabancılar da size o kadar itibar edecektir.
Başkasını taklit etmeyin, kendi yolunuzu çizip azimle yürüyün.
Eğitimde önce bir meslek, gerçek bir beceri, bir altın bilezik sahip olmaya bakın.
Ne yaparsanız yapın, en iyisini yapın. Siyasetçinin, bilimcinin en kötüsü olunacağına; tamircinin parmakla gösterilen en iyisi olmak iyidir.
Türk okuluna, yani derslerim Türkçe olarak verildiği okullara gidin. Konuları ezbere değil derinini sorgulayarak, çözerek öğrenin.
En sevdiğiniz işlerle uğraşmanızı sağlayacak bir meslek bir dal seçin.
O meslekte yararlı olacak bir yabancı dili ayrıca öğrenin. Ancak yabancı dili Türkçe kitaplardan anlayarak öğrenir.
Bilim dili matematiktir, matematiğe ağırlık verin.
Türk edebiyatının her türlüsünü, ulusunu ve ülkesini sevenlerin yazdığı Türk tarihini okuyun. Unutmayın ki Türk olmak bir kafa ve gönül meselesidir.
Türkçe; kültürü ile dili ile Ata sevgisi ile Türk’tür. Soy sop meselesi karıştırarak o her şeyimizi borçlu olduğumuz şerefli atalarımızı karalamaya çalışan düşmanların kitaplarına, yargılarına, karalarına kulak asmayın. Kültür genleri ırk genlerinden daha önemlidir.

Kaynak: Türk Aynştaynı Kitabı

 

 

Daha Fazla Göster

Buna da Göz At

Close
Close